bir ih(ti)mâl kurbânı..

işte ”o”, evcilleştiremediğiniz şeydi bende.. ne yollar denediniz. bir türlü benzetemediniz kendinize. ”o” çok eski. en eski. milât ne ki? hiçbir şey yokken daha, ”o” vardı. saçaklanmış ve köklenmiş içimde çoktan. atsam atamıyorum. kopartamıyorum. yetmiyorum. durum boktan.

tesâdüf mü etmedi yoksa yürüyerek yanımdan geçti de ben mi farkedemedim, muamma. ki katır inadım yoktur benim. evet ne yalan söyleyeyim onuruma düşkünüm. hattâ düşkün olduğum başkaca hasletim yoktur diyebilirim. kimseye ihtiyâcım olduğunu sezdirmeden ölebilirim. bu da ihtiyaçtan. görmek için kör mü olmak lâzımdı? belki.. güyâ görme işlevini yitirmeyenlerde göremediğim şeyi.. bunu da yanlış biliyor olamalıyım. muhtemel. pek çok şey gibi.. kimbilir hangi dağın yamacında sığır güdüyordur şimdi. elleri de ne kocamandır ve sıcak.. afilli sözler de edemez ama ben anlarım bi çırpıda ne demek istediğini. konuşmasın. sussun. sarabiliyorken bütün yaralarımı, o, kimselerin anlayamadığı dille.. belki de benim yüzümden kaçıp gitmiştir buralardan. ne bileyim.. gelmiştir ve görmemişimdir onun olduğumu. benden olduğunu. ondan olduğumu. belki de saklanıyordur bir uçurumun kovuğunda. bulmamam için onu. çok incitmiş de olabilirim. ya da bana saklıyordur kendini. bu ihtimâller hesâbı çekecek hepimizin ipini. bir tek ben böyle değilim ki.. herkes müştekî. ve kimse kıpırdatmıyor bile parmağını.

öldüğümü söylemiştim değil mi? ölü olduğumu.. baksanıza, siz diri mi zannediyorsunuz kendinizi?! bu miskin, ayyaş uykusundan uyandığımda; ki uyanmak istiyorum, öyle böyle değil hem, bir ân evvel, hep bilmek istediğim şeyin cevâbını soracağım önce. onu arayacağım, onu bulacağım. bir şeyin çiftiyim. nedir, nasıl bir şeydir bilmiyorum, belki de kendimim. aynadaki yüzüme nasıl bu kadar yabancı olabilirim ki başka türlü? gördüğüm herşeyi ben yaratıyorum zihnimde. oyunu ben başlatmadım, ben başlatmış olamam ama hemen parmak kaldırmış olmalıyım. ne kadar da hevesliymişim oynamaya. ne zannettim kimbilir.. kazanmak için mi geldim, kaybetmeye çoktan mı râzıydım, şansımı mı denemek istedim, meçhûl.. biliyorum bu oyunun sonunu. bilerek sürdürüyorum. diğerleri gibi.. başka bir oyun mu var bu oyunun sonunda? bir yenisi mi başlayacak? dinlenme şansım olacak mı? oyuna katılmama hakkım? neden bir yenisi olsun ki? o bir türlü evcilleştirilemeyeni bulmak olabilir mi sonu? ahh eğer öyleyse, hârika bir oyun bu.

Reklamlar

8 responses to “bir ih(ti)mâl kurbânı..

  1. “Zorunlu oyun” bir oksimoron mudur, yoksa mecburen tepilecek bir horon mudur müdürüm Cano hanımcığım?!

  2. hayatı tarif etmeye çalışan ve kendini sokak lambası sanan bir güruhdan duyduklarım:

    hayat bir oyundur,
    hayat bir kumardır,
    hayat kendinden evet kendinden bir kaçıştır,
    hayat bitmek bilmeyen bir arayıştır,
    hayat bir yanılsamadır,
    hayat sadece bir rüyadır ya da

    sensin ulan hayat!

    belki bulursun arıyorsan
    ne biliyim,
    ben bulsam sana yerini tarif etsem,
    yoksa bu oyunun kurallarına aykırı mı olur?

    kuralsız oyun da oyun olmaktan çıkar,
    di mi?

  3. Metin Bey,
    bence ikisi de değildir efenim. emme ne olduğunu söylemiycem işte! çatlatıvereyim sizi eccük! :P

  4. Edip Bey,
    yau valla bi hârikasınız!
    işte böyle sormaya başlarsanız önünü alamazsınız bu soruların. baksanıza hâlime benim.. :))

    benim ulan hayat! he valla..

  5. İşte o kadar!
    Sensin hayat, tabii ki de!
    =))

  6. heh he! :))

    Ekmekçikız,
    demin Halid’e verip veriştiriyordum tam, elektrikler kesildi (1 saat kadar), yazım da uçtu gitti. neyse bu kurtulduğu anlamına gelmiyor. yok, sanmam canım, gelmiyor. telefonda becerebildiğim kadarını yaptım. canım sıkkın bu yüzden. şimdi ne cezâ vereyim ona diye düşünmekteyim.. fikirlerinize her zaman açığım. ;)

  7. akşam yemeğini hazırlayıp geliyorum.. o arada gelen giden olursa diye söyleyeyim. :P

  8. kasabın keseceği hayvanı göz ucuyla aralarından seçtiği sırada, çayırda dolaşan duran koyunlar gibi biz de mutlu günlerimizde, belli bir saatte, alınyazısının bize hazırladığı kötü oyunun ne olduğunu bilmiyoruz: hastalık mı, zulüm mü, mahvolup gitmek mi, sakatlanmak mı, kör olmak mı, delirmek mi…bilmiyoruz!

    bknz: schopenhauer

    bu ironik bir durum değil mi? ne zaman isyana ramak kalıyor, sıkıntı gelip oturuyor yüreğime, varoluşçulardan birini açıp rastgele okuyorum. diyorlarki hayat absürd’tür; baştan kaybedilmiş bir savaştır… iyice içim kararmalı ama tersine rahatlıyorum.

    galiba sıkıntıların en temeli yalnızlık. başıma gelenlerin bana özel olmadığını, başkalarının da aynı sıkıntıyı yaşadığını görünce/anlayınca olayı kişiselleştirmeden sıyrılıyorum sıkıntıdan. fakat bu da tam olarak doğru değil. şöyle ki:

    içimi kıyan şey ruhumu felçe uğratmış. ben omuzlarım düşük geziniyorum. bu bir müddet devam ediyor. o anda aklıma varoluşçular geliyor. fakat elim gitmiyor bir türlü okumaya. çünkü o anda acı çekmeye ihtiyacım var. insan acıya muhtaç. iyice kıyılmalı ki içim kurtulabileyim ondan. ve gün gelir onunla başedecek gücü bulabilirim. artık varoluşçulara da ihtiyacım yoktur.

    tam da bu sırada, acısını unuttuğunuz dişiniz öyle bir zonklar ki kan beyninize vurur. diş ağrısında insanı terbiye eden bir taraf vardır.

    işte üstesinden geldiğimi zannettiğim o dert birden bire hiç yeri de değilken aklıma düşer, televizton karşısında uyuklamak üzereyken örneğin. bu bir işarettir. artık kitaba sarılmanın vakti gelmiştir…

    deyivermiş bulundum…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s