Category Archives: ayna

mâverâ’ün nedir nedir..?

hayât olanca ağırlığıyla çökmüşken ümüğüne, binip arabaya, basıp son gaza, bir direğe toslamak istersin. sonunu istersin. son’u yazmak istersin. giderayak son son bir şeye imzâ atmak istersin. bu işin kolay tarafı.. kolaysa suratını buruşturma, yarına adan. kalk doğrul bakalım, ne bu sinmişlik, kime bu yaslanma.. tırnağın varsa kaşı başını. kısa kestinse titiz davranıp, onu da unut. insan yalnızdır bu evrende, hem her bir evrede. ya olanları yok say, ya olmayanları var.. şuncacık düşünceye sâhip olamayanlar da var. hanimiş bakalım kızımızın va[kâ]rı?! herşey yabancı be hancı..

yok yok bu benim hayâta değil kendime düşmanlığım. insan en çok kendinden sıkılıyor. insanı en çok kendi sıkıyor. beceriksizliğinden fenâlık geliyor.

kendimden kaçmaya bir yol yok bugün. öyle. güneş, yarın kime, hangi yönden doğar kimbilir? kim bilebilir?

başkalarından kaçamıyor olmak da çıldırtıyor bi taraftan. durum ortada ve çok da mâzeret aramaya hâcet yok gâlibâ. insanımızın elinden yarına olan güvenini çaldılar önce. şimdi susta durduruyorlar. işte bu, tam da acıtan nokta: elimden bir şey gelmiyor…

fiyakası mı olur senin koştuğunun yanında maratonun..

 

şöyle fiyakalı şeyler yazasım var ama lâf olsun diye yazamam ki.. var da, nasıl olacak o dediğim..? geçtiğimiz salı gününün akşamı boğazıma dikenli teller çekildi. beynimde ne kadar sıvı varsa, burnumdan geldi. gelmeye de devâm ediyor. ulan nerde/nasıl birikmiş bunlar?! sol gözüm kapandı kapanacak. ne hikmetse tek taraflı bi akıntı. en son burnum akalı kaç yıl oldu hatırlamıyorum bile, o kadar eski yâni. yok öyle grip aşısı falan olanlardan değilim ben. hattâ kulaklarım, ” antibiyotik alsana, şunu içsene, bunu yutsana” diyenlere tıkalı. hastalık hastası bi milletin nüfusuna kayıtlıyım ya; umurumda değil. istemem! ıhlamurdu, baldı, karabiberdi işimi görür benim. dünden beri bir de öksürük yapıştı yakama. uzun süre bırakacağa da benzemiyor. oh olsun bana! sigarayı iki pakete çıkarırsan olacağı buydu (kızım, verdin Metin Bey’in eline kozu! öğrenemedin mi huyunu?!)..

ne diyodum ben; heh, fiyakalı şeyler yazmak.. yâhu fiyaka dediğin nedir ki; adam yazar tuğla kalınlığında şeyler, lâkin, bıraktığı tat da tuğla gibidir (evet daha önce tuğlanın tadına baktım, başka bir çok şey gibi. niye şaşırdınız..? çimenin de tadına baktım ben, samanın da!). tatsız ,tuzsuz, yavan şeyler yazmaktansa, adımı bile yazmamayı tercih ederim. gerçi benim adım hiç de yavan değil ya! ahaha! :P

dün, akşam yemeğinden hemen sonra sızmışım. gözümü açtığımda sabaha karşı 03:30 falandı.. ayaklarım beni mutfağa doğru sürükledi. masanın üzerinde pırıl pırıl parlayan koca bir kâse caneriği ve kayısı vardı. tatlarının neye benzeyeceğini umursamayarak, bi taraftan atıştırarak salona doğru yola koyuldum ve televizyonu açtım; uykuma kalan yerden devâm etmek için. televizyonda ceviz kabuğu seyrediliyormuş demek en son, hemen o çıktı. nerdeyse bitmek üzereydi. deniz gezmiş’in ağabeyi bora gezmiş vardı. daldım gittim konuşulanlara. neresinden bakarsan bak; fiyakalı bir yaşamdı deniz gezmiş’inki.. biz şurda fiyakalı iki lâf edeceğiz diye didinelim. boş işler bunlar be güzelim! acıyorsam sana ne olayım çocuk; can baba’nın dediği gibi.. helâl olsun, helâl olsun!..

 

 

insan: daha kaç yüzü var görmediğim..

adı: insan. sorsan o da bilmez, ne olduğunu…
yanlış anlamış olsa gerek; ”olmak istediğin gibi görün” diyen cemil meriç’i. nasıl da eğreti duruyor yüzünde gülücük. ne kadar da dışa vuruyor; kin. hâlâ bu ısrâr, bu eski yaraları kaşımak, kanırtmak niye..?

dostumun dostu, dostumdur. benim kitabımda böyle yazıyor. evet, benim bir kitabım var. başka kitaplardan çalıntı yapmayacak kadar da kibirliyim. şimdi bu cümleyi de anladığını sanır o. heyhat! bana bunu da yaptırdı ya, helâl olsun.. şimdi bir daha kibirlendim. öyle eminim ki anlamayacağından.

keyfimin kaçtığı doğru dostum. fakât, tam ne zaman oldu bilemiyorum. sandığın kadar yeni değil, onu söylemeliyim. belki şöyle târif edebilirim: ben okuyorum gerçekten. yâni şöyle bir göz gezdirmiyorum yazılanlarda. yazanın ta ciğerine değdiğimi hissediyorum. ciğerini okuyorum önce. konuştuk ya tüm bunları uzun uzun, inceden inceye.. ben buralarda ne ikiyüzlülükler gördüm, görüyorum. ikiyi ikiyle çarpıyorum önce, sonra çıkan sayıyı yine ikiyle, böyle sürüp gidiyor bu.. sen öyle temiz ve mâsumsun ki; o yüzleri de bir renk olarak algılamak istedin. söyleyemezdim. anlayamazdın. dahası hazır değildin.. inanmak istediklerin vardı. sen vardın herşeyden önce. kendin gibi sanıyordun bir başkasını da. şu var ki; gerçek dünyâdan farklı değildi bura da. ille de yansıyordu aynaya.

belki bininci kez haklı çıkmak, adlandıramadığım türden bir gurur veriyor olacaktı bana. yok, bu sefer öyle olmadı. benim de canım acıdı, acınla. yalanla gerçeği ayırdedemediğimi bilirsin. ya da hangisi iyi bunun, bir diğerinden. aaaamaaaan boşver! sanki şimdi ne dediğimi biliyorum ben.. ama unutma; biz iyi olmakla değil, inanmakla mükellefiz. kendisine inanan, inanır bir başkasına da katıksız bir inançla. ona söylesinler de karıştırmasın bunu: kendi söylediği yalana inanmaktan bahsetmiyorum ben. duymak istediklerini söyletmek için söylenmiş olanlara falan. çok mu anlaşılmaz geldi söylediklerim..? bizi ancak biri anlayacak. şimdi bunu okuyan. bizim gibi olan. bizden biri. buralardan değil o, bu dünyâdan değil o da..

bak hayat
bugün
insanlığımı soyunuyorum sana
üryanken
daha rahat cevaplıyorum
ben
bence soyuldum
fütursuzca
kalphırsızları tarafından
ve somuruldum
durmadan
ruhemici mahlûklarca
yaralarım kabuk bağlamadı
tuz basmadan daha
bir diğerine sıçradı
biliyorsun
doğuştan bağışıklığım var buna
insanzehirlenmesi koydum adını
ve hâlâ
dönüyor dünyâ
şimdi donat tekrar
kolaysa
. . .

esrâ(r)!

bu nasıl bir yaralamaysa
taammüden ve kazayla
okuyorum yazdıklarını
kanama başlayalı çok var
o adıbatasıca günden beri
ama dur artık
burada insan var
gözümde a/kan duruyor
burada can oturuyor hâlâ

. . .

ne kadar az yazsan da, okuyorum seni. acını anladığımı söylersem sana haksızlık etmiş olurum. ben yapmam öyle şeyler. o değil söylemek istediğim. şunu bil ki; ağlıyorum seni. her ne kadar tanımadığını sansan da, hâfıza ekranında ismim var.
”en fazla bir yıl sürer, yirminci asırlarda ölüm acısı” diyen nâzım’ı haksız çıkarıyorsun. aşk biliyor şimdi neye benzediğini ve hüküm sürüyor sâyende. hâlâ.. bir kişinin, sâdece tek bir kişinin yüreğinde bile kalsa. âlâ…

ayn/a/ca

kelime/siz

kelimeler, kelimeler, kelimeler…

suskunluğumuzu târif etmek için bile sığındığımız cümleler…

kelimeler doğası gereği gâlip gelecekler Metin Bey.. siz gitseniz de, peşinizden adım adım gelecekler.. siz dönmeden, onlar hızlı hızlı koyulacaklar yola.. içinizde birikecekler.. başka nasıl yazılabilirdi ki bunca şiir..? başka nasıl yakılabilirdi ki bunca ağıt..? başka nasıl dokunabilirdi ki bunca söz..?

iyisi mi, beklemeli sükûnetle..  inlemeler, sayıklamalar, kelimelere dökülene dek…

sorsanız

hep düşündüm

en çok bunu yaptım derdim

oysa başka bir şey de değildim

bir düşünceden

bir düş

öncesiz

sonrasız

ansız

. . .

dilekçe..

dilek.jpg

danışma masasının üzerinde oturuyordu onu ilk gördüğümde.. ilk defâ bir çocuğa, bir kızçocuğuna çarpıldım. evet, tam da bu oldu. bir biblo kadar güzeldi, sahici olduğuna inanamadım önce, oyuncak bebek falan sandım. sonra arkadaşıma seslendim, birinin daha bunu görmesi gerekiyordu, gördüğüm şeye beni inandırması.. o da inanamadı uzun süre..

asansörü beklemeye başladığımda, babasının kucağında yine onu gördüm. aynı asansöre binmek için yer değiştirmem gerekiyordu çünki ben diğer asansörün olduğu tarafta bekliyordum ve onun olduğu tarafta üç kadın daha vardı, sığamazdık hep birlikte. ne olduysa, kadınlardan biri bana seslendi ve yer değiştirmemizi önerdi, sevinçle kabûl ettim. gözlerine yakından bakabilecektim. biraz çekinerek ne güzel kızınız var diyebildim babasına, nazar değer dikkât edin gibi birşeyler geveledim. babası cevap vermeden sâdece gülümsedi.. bir an için adamın dilsiz olduğunu falan düşündüm. emin olmak için, adı ne diye sordum. dilekmiş.. baba da dilsiz değilmiş ve gözlerini babadan almış dilek, o an farkettim. her ikisinin gözlerinde, isyanla karışık bir eziklik vardı. turkuaz renginin hiç bu kadar kızıla çaldığını görmemiştim. tuhaf bir şey, çok tuhaf.. çalıştığım yeri belirtip, dönüşte bana uğrarlarsa dilek için küçük bir sürprizim olacağını söyledim babasına, cevap vermeden gülümsedi. dilek el salladı utangaç tavırlarla..

üst kattan yemeğimi alıp işyerime indim. tam bitirmek üzereyken onlar geldi.. baba yine konuşmuyordu pek ama gülümsemesi biraz daha canlanmıştı sanki.. ta baştan beri onlarda beni çeken şeyin aslında ne olduğunu bulmaya çalışıyordum yemeğimi yerken. onlar geldiğinde bulmuştum: acı. bir sorunları olduğu kesindi, çok önemli bir sorun.. ne olduğunu da tahmin eder gibiydim ama sormadan olmazdı. ama nasıl soracaktım.. dilek, ilk gördüğüm andan îtibâren  babasının kucağına âdetâ yapışmış gibi duruyordu. hiç yere inmedi. oysa en azından iki yaşında falandı.. babayla yavaş yavaş sohbet etmeye başladık, arkadaşım da katıldı bize ve işim kolaylaştı bir nebze. badana boya işleri yapıyormuş cengiz bey. dilek ikibuçuk yaşındaymış. anneniz evde mi diye soruverdim pat diye. alacağım cevâbın olumsuz olacağını biliyordum ne hikmetse. ya ölmüş olmalıydı, ya da başka bir şey.. meğer aklî dengesini yitirmiş, dilek’e kötü muâmele etmeye başlayınca baba hastaneye yatırmış anneyi. henüz üç gün önce.. çikolata sevmez ama nedense sizinkini beğendi, sizi sevdi de ondan gâlibâ dedi baba. inandırıcı bulmadım, belki dilek çok iştahlı yediği için, bilmiyorum. ama çok onurlu bir baba olduğunu söyleyebilirim.

ah dilek.. ne güzelsin.. ne şirin.. ne mâsum.. o turuncu saçların ve turkuaz gözlerinle ne eşsiz.. nasıl da isyân ediyorsun şuncacık yaşında olan bitene.. ne kadar da erken yaşamışlık sinmiş gözlerine. hiç yakışıyor mu bir çocuğa korku, nefret, endişe?

dilek, dilerim bahtın da gülsün.. boynuma güvenle sarıldığın gibi sarıl umuda, bana güvendiğin gibi güven, hayâta da bana gülümsediğin gibi gülümse.. ama asla çikolata için olmadığını da, bugün yaptığın gibi belli et. baban gibi ol. aslâ onurunu yitirme. bugünler de geçecek elbet…