Category Archives: idiolect

mâverâ’ün nedir nedir..?

hayât olanca ağırlığıyla çökmüşken ümüğüne, binip arabaya, basıp son gaza, bir direğe toslamak istersin. sonunu istersin. son’u yazmak istersin. giderayak son son bir şeye imzâ atmak istersin. bu işin kolay tarafı.. kolaysa suratını buruşturma, yarına adan. kalk doğrul bakalım, ne bu sinmişlik, kime bu yaslanma.. tırnağın varsa kaşı başını. kısa kestinse titiz davranıp, onu da unut. insan yalnızdır bu evrende, hem her bir evrede. ya olanları yok say, ya olmayanları var.. şuncacık düşünceye sâhip olamayanlar da var. hanimiş bakalım kızımızın va[kâ]rı?! herşey yabancı be hancı..

yok yok bu benim hayâta değil kendime düşmanlığım. insan en çok kendinden sıkılıyor. insanı en çok kendi sıkıyor. beceriksizliğinden fenâlık geliyor.

kendimden kaçmaya bir yol yok bugün. öyle. güneş, yarın kime, hangi yönden doğar kimbilir? kim bilebilir?

başkalarından kaçamıyor olmak da çıldırtıyor bi taraftan. durum ortada ve çok da mâzeret aramaya hâcet yok gâlibâ. insanımızın elinden yarına olan güvenini çaldılar önce. şimdi susta durduruyorlar. işte bu, tam da acıtan nokta: elimden bir şey gelmiyor…

Reklamlar

dilsevici

 

yine yalnızım bugün rıhtımda. kelimeleri boğuyorlar, ben seyrediyorum olanca yokluğumla. dalsam diyorum, daha derine, daha iyice, daha uzun süre. nasıl çıkarılır ki bunlar, midye değil nihâyetinde.

kelimelerin gerçek sâhibi kim? var mı öyle bir şey/kimse?

âdetâ bir virüs gibi yaşamak için bir başkasının içine girmek zorunda olan bir şey kelime. sen/ben olmasam tûfân yâni! kelimelerin de bize ihtiyâcı var yaşamak için. düzyazının canı cehenneneme! bir şiirle işi bitirmek var. iki dizeyle ölmemek var. şâir olmak için yazılmaz, şâir eden kelimeler insanı. insan unutur, unutulur. kelimeler yaftalanır. anonim bir türkü gibisi var mıdır?

imzâ: en çok ece ayhan’ı kıskanan candan.

ah benim zavallı yönetmenim!

 

”yalnız ve güzel ülkem..” oh tengrim ne gadden acıklı bi cümle! ağlamak istiyorum!

kaç gündür yazacaktım, bi elim değmedi.. ama o da ne, Metin Bey beni (diğerleri kendi adına konuşsun bi zahmet!) nezâketsizlikle ithâm etmiş, daha neler etmiş de nezâketimden ödün vermemek için (şimdilik!) bişiycikler demiyorum. :)) oraya yorum olarak bu yazıyı yazıyordum ki; vazgeçtim. üstüme yürüyecek çok kimse çıkacaktır netekim, kendi inimde olursam daha güvende hissederim diye, buraya yazmaya karar verdim. hem yarın öbür gün mahkeme, şu, bu yüzünden Metin Bey’in başı da ağrımaz benim yüzümden. dilimin kemiğini aldırdığım için ayıp şeyler de diyebilirim. utanan olursa, okumasın.  

yav hep aklıma takılan bi sorudur; benim ülkemin reklâmını yapanlar, herhangi bir platformda,  neden tek bir kıytırık ödül bile alamazlarken, inceden giydirenler, kendi insanını aşağılayanlar, ispiyon edenler ”kocaman!” ödüllere lâyık görülürler?!

nuri, bu sözüm sana! bu ülke ”yalnız” falan değildir. hayâl görüyorsun koçum. bu senin dediğine bizim köyde ”zavallı” diyorlar. öyle mi demek istedin? öyle demek istemediysen ne halt ettin? ödülü alınca ne söyleyeceğine kimler[le] karar verdi[n]? ha, sen ve senin gibiler yalnız kalacaklar tabi, ne sanmıştın? ben insanımızdan çok ümitliyim. hattâ öyle yalnız bırakacaklar ki; sen de pılını pırtını toplayıp, refah içinde yaşayabileceğin bir başka ülkenin bayrağı altında ”sanat” hayâtını sürdüreceksin. ki zâten pek de bu topraklarda yaşadığını söyleyemeyiz değil mi? bence ödülü yılmaz güney’e ithâf etmeliydin, nasıl akıl edemediniz yav.. 

acaba diyorum, ben niye yalnız hissetmiyorum kendimi bu ülkede yaşadığım için?! hah tabi ya, ben ”sanatçı” değilim. evet evet, başına ne geliyorsa insanların hep bu yüzden. ”sanat” dedik ya canım! ben pek anlamam bu işlerden, belki de ondan. baksana adam tarkovski’den çok etkilenmiş. yok, ben gelemem öyle şeylere, rûhum daralmıştı vaktiyle, ”ne ola ki bu tarkovski laa” diye seyrettiğimde. ama ”sanattan anlayanlar” çok tutuyolar adamı. hmm, belki de sanatın iyisi cansıkan cinsten olmalıdır. dur yav, bi gün deniycem ben de yaşar kemâl gibi cümle kurmayı. hem belli m’olur, sanattan anlayan birileri ödüle filân lâyık bulabilirler. ama mümkünse bana da fransa’dan verilsin ödül. aksi taktirde gidip almam valla, reddederim!

 

 

har-man

bu bahar başka bahar

bu bahar aşka bahar

hâr

buz tutmuş

yüreğime

aralıksız yağar

da

yağar

yönettiğim en kötü oyunu açıklıyorum seyırcı!..

 

kırkbeş dakika, evet tam kırkbeş dakika kesintisiz sol elinin yüzük parmağının tırnağının etini âfiyetle mideye indirdi gençadam. tırnak yiyen nicesini gördüm ama böylesi ilkti. belki bu denli dikkâtli gözlemlemedim daha önce tırnak yiyen birini. ama yok sanmam, hem seyretmeye değer biri çıkmadı, hem de bi şekilde farkederdim.. 

denizotobüsüne vaktinden beş dakika önce bindim. hep böyle yaparım, bi sigara daha içmeliyim filân derim. ya batarsa..? bir sürü düşünce.. çocuklar için hazırlanmış canyeleklerine el koy! büyükler nasılsa kurtulurlar, hem ölseler ne olacak. ben el koymazsam eğer atlar bu salaklar hemen, üçer beşer kaparlar maazallah! hemen organize et gemidekileri. heeeey bağırmayın, sâkin olun, hepimiz kurtulacağız! çığlık atan kadınların suratına okkalı birer şamar! heh şööle, başka türlü susacağı yok bunların.                      deniz toplu taşıma araçlarına bindiğim her sefer düşünürüm bunları.. sanki sağlıklı bi şeymiş gibi, düşünürüm dedim di mi. derim abi. elimde değil n’apiim.. 

bindiğim şeyi denizotobüsü sanıyordum ya (yazarken bile devâm etmiş yanılgı); yok, devasa bir feribotmuş. geçen sene de denk gelmiştim buna. çok da hoşuma gitmişti. yanımda okuyacak bir şey yoktu. gidip bir kahve alayım, hem dinlenir, hem oyalanmış olurum dedim. yolculukların en hoş gelen tarafı; kendimi bir oyundaymış gibi hissetmemdir. üstelik oyunu ben yönetirim sanki.. birinin şapkası düşer sebepsiz, ne olduğunu anlayamaz etrâfa bakınıp suçlu arar,  çocuğun teki durduk yere ağlar, anne bi türlü susturamaz. adam şap diye yanındaki kadını öper, kadın utanır. gibi, gibi, gibi.. olanları uzaktan kumandayla yönetiyormuşum gibi eğlenirim. bu sefer karşıma, iyi giyimli, nedense iyi eğitimli olduğunu düşündüğüm, gençten bir adam oturdu. önümüzdeki masalar yemek yemek, bi’şeyler içmek için falan tasarlanmış, oldukça geniş ve rahat yâni. önce dizüstü bilgisayarını çıkardı masaya yerleştirdi. sonra çalıştırdı, sonra dikkâtle ekrana bakmaya başladı. olay da orda başladı zâten. ekrana bakarken, sol elin yüzük parmağının ucunun yavaşça ağıza doğru götürülüşüne tanık oldum. tanıklığım kırkbeş dakika sürdü. tabi sonrasını bilemiyorum, benim payıma düşen süre buydu.. böyle bir iştahla tırnak/tırnaketi yendiğine, daha doğrusu âyin düzenlendiğine daha önce tanık olmuşluğum yoktur. sizin de yoktur. valla yoktur ya! bak anlatıyorum seyırcı sabırlı ol. şimdi bu adam parmağı ağzına götürdü ya, sanırım bir süre ıslatıp yumuşatmak içindi. çünkü o parmak daha sonra özenle soyuldu soyuldu yendi. ekrana çakılmış gibi bakıyordu, arada sağ eliyle mousa tıklayıp duruyordu ama asıl işi parmaktı. zaman zaman mouse için kullandığı parmağı da yardım için kullanıyordu. dişiyle açtığını sandığım etleri, sağ elinin tırnaklarıyla koparıp koparıp ağzına atıyordu. evet, resmen lokma lokma tırnaketi yiyen bi adam hayâl edin. bi ara bana durduk yere bi gülme hissi geldi, kafamı çevirdim ve yan taraftaki sevimli çocuktan etkilenmiş gibi kıkır kıkır bi güzel güldüm.  aslında o his durduk yere gelmedi tabi. valla ne yalan söyleyeyim bu gençadamın bloglardan birinin yazarı olduğunu ve bi şekilde benim yazdıklarımı da okuduğunu/okuyacağını aklıma getirdim. tırnaketi merâsimi başladığında, o olayın blog yazısı olmasına karar vermiştim. daha sonra okuyunca kendini tanıyacağından o kadar emindim ki.. ama işin komik tarafı, adam benim farkıma varamamıştı. hırsından çatlayacak, iştahla tırnak yediği ve onu dikizleyen kişiyi farketmediği için kendine kızacaktı, biliyordum. hahahaha!.. tek tek, tâne tâne, kocaman lokmalarmışçasına ağıza atılan çiğneye çiğneye yenen tırnaketleri. bi ara midemin bulandığını hissettim. ama olayın ilginçliği bulantımı bastırdı. feribot iskeleye yanaştığında yeme işi devâm ediyordu. bir parmağının tırnaketini yemesi bu kadar sürüyorsa, bütün parmaklarına harcadığı mesâiyi düşündüm ve aklımı kaçıracak gibi oldum. içime fenâlık geldi. gidip o parmağı ağzından çekmek ve bi araba dayak atmak istedim çocuğa. buna hakkı yoktu. zâten ayda yılda bir yolculuk yapıyordum ve bu görüntülere katlanmak zorunda değildim. salak şey! oh olsun, yazdım işte. inşallah bi blog yazarı falansındır ve burayı okursun! iğ-reeenç-siiiin!!!

 

 

ben elmayı seviyorum diye, elma da beni sevmek zorunda mı..?

 

yazmaya iteklemek kendini ne zor mesele imiş. aylar var, aklımdan geçenleri duymamak için direneli. hem söylemek ne kolay, dilimin kemiğini aldıralı beri ..

âniden hapse tıktığım kelimeler, günışığından mahrum kalmış hayvanlara benziyorlar. açsam kapıyı, bir anda fırlayıp gidecekler ya da sinmiş bulacağım yalnızlıktan, kimsesizlikten. kimbilir, eski mecâlleri de yoktur artık. hattâ sıraya dizilme isteklerini de yitirmişlerdir. ne yapsalar haklılar vesselâm. ama ben en çok onları seviyorum. yanyana sıralamayı, şimdi olduğu gibi.. onlar olmasaydı eğer; boğulurdum düşüncelerimin arasında. düşüncelerim de onlardan ibâret değil mi en nihâyetinde. elmayı geçirirken aklımdan, harfleri diziyorum önce yanyana: e-l-m-a . elma oluyor yazınca.

peki ben kelimeleri seviyorken, yazdıklarım da, beni seviyor mu acaba..?

 

her yıl yeni midir..? yenir midir..? müdür, müdür müdür..?

falan filân.. evet bu şarkı yeni sayılır. redd diye bi grup var, onlardan. dinleyin, dinlettirin anacığım. yazının başlığıyla karıştırılmaya, falan filan diye aratacaksınız.

ha, ne diyordum ben.. evet, her yıl nasıl yeni olabilir ki? bunca asrı devirdim hâlâ anlayabilmiş değilim. lâkin suratsızlığıma bi son vermek için acıcık neşe saçayım istedim. bakınız etrâfınıza saçılan o şeyler neşe olüyür. saçan da benim hıh!

şansınız varsa eğer; zâten her şeyden nemalanırsınız (nema türk literatüründe olumlu anlamda ilk kez burada, bu yazıda kullanılmıştır dikkatinize!).. sonacığıma aramadıklarınız bile ayağınıza kadar geliverir. meselâcığıma eteğini toplamaktan âciz bir kadın bile olsanız mahallenin en gözde bekârı sizinle evlenir. örneği iyi verebildim mi bilmiyorum. benim sevgili blog sapıklarım, bunu da hemen kafayı üçüncü kocayı bulmakla bozduğuma yorabilir. üstüme alınmayacağım lâkin bende bu şans varken zor be güzelim. :P
hem ben artık facebookla kafayı bozmuş durumdayım. takıntılarım olduğunu onmilyonyüzbin kere anllatmışımdır mâlûm.. şimdi de facebooka taktım. ilgili kurum ve kuruluşların dikkatine sunulur! ha kafayı taktım da ne oldu..? yirmi yıldır görmediğim arkadaşıma kavuştum meselâ, o ayrı, ama pokere de merâk saldım bir tıklamayla. chip kazanmak için gönderilen bir dâvetiyeye tıklayınca olan oldu. bir haftada hem pokeri söktüm hem de üç yıldız aldım, pro oldum. ben daha sizin için ne yapayım sevgili yurttaşlarım. ay size de yaranılmıyor ki..

2008 herkese şans getirsin. âmin!

the end.