sedâ bayan burda ikâmet etmiyor!

 

hazreti goog vâsıtasıyla sayfama gelen zevat! sözüm size.. kardeşim akıllı olun, burası sabah sabah sedâ bayan programına benziyor mu hiç?! yok efendim zara eşinden ayrılmış mıymış? ben nerden bileyim lan. hem bana ne! o ayrılsa herifi ben mi alıcam, yoksa siz mi?! sizin işiniz gücünüz yok mu yav?!

bi kere ben o zara denen hatundan hiç hoşlanmam. belli bi nedeni yok ama hiç hoşlanmam işte. cinlerimiz sevişmiyor. ha ben sibel can’dan da hiç hoşlanmam. onu da burdan sormayın. hayır yâni, böyle şeyler aramaya hiç utanmıyorsunuz, bir de gelip benim sayfamdan soruyorsunuz. bi günden bi güne burda zara lâfı geçmiş mi? ben adını ağzıma almadım, alan olduğunu da sanmam. olsa farkederdim.

günlerdir sayfamda bu soru sorulunca, ilk ağızdan cevap vereyim istedim. dedikoduyu ben de severim. ama her zaman değil. bu aralar başka dedikodulara kafa yoruyorum. çaya şeker cinsinden..

har-man

bu bahar başka bahar

bu bahar aşka bahar

hâr

buz tutmuş

yüreğime

aralıksız yağar

da

yağar

uğurlar ola uğurum..

 

dünyâdaki son gününü buz gibi bi çekmecede mi geçirecektin sen uğurum.. şimdi koymuşlardır seni yerine, ısındın mı biraz..? yanında olmayı ne çok isterdim. o, her zaman dizlerinin üstünde birbirine kenetlediğin utangaç ellerini ellerime alır, ısıtırdım, öperdim..

gerçekten çok az kişiyi sevdim ben. öz teyzem olsaydı giden, bu kadar yanmazdım. giden ben olsaydım eğer, öz kızın kadar yanacağını bildiğimdin. ne çok güldük seninle berâber, ne çok ağladık salya sümük. küçük bi kız çocuğu gibi yalvarırdın ne zaman görsen, ”hadi candancım lütfen bana tarot aç” diye.. önceleri hep güzel şeyler çıkardı değil mi..? sonra o meşûm gün. seni iknâ çabalarım; fal saçmaladı işte diyerek.. senin endişeli hâlin, ”ama ne zaman baksan doğru çıkıyor candancım” deyişin.. sonra tek tek hepsinin gerçek olması. hayâtının bi anda tepetaklak olması, el üstünde tutulan kadının terk edilişi.. iki kızla ortada kalışı.. hayâtında dolmuşa bile binmemiş birinin, emekli maaşıyla geçinmeye çalışması. sebebi kendinde aramaların, çâresizliğin, ümitsizliğin, kendine kabahât bulmaların, o p…….e toz kondurmayışın. ahh!

bitti! sonunda kurtuldun işte.. acıların dindi. vücuduna yayılan o illet kazandı, ama olsun, sen de acıyı yendin. dinlen şimdi.. seni unutmadan hergün düşünmeye çalışacağım. söz vermiyorum çünki bunağın teki oldum. eğer işyerim değişmezse (şimdilik mümkün gibi görünüyor), çünki her sabah en sevdiğim mezarlığın önünden geçiyorum. seni hatırlamayacağım da, ne yapacağım.. hatırlanmayı bu kadar hak eden kaç kişi oldu hayâtımda sanıyorsun.. bir kere birine kızdığını görseydim, birine küfrettiğini, azarladığını bir kediyi, gam yemezdim. içine akıttığın gözyaşlarını sal şimdi toprağa. onlar senin ganîmetin.. gittiğin yeri güzelleştireceksin şimdi, bir gün gelebilirsem eskişehir’e; hemen bilirim senin olduğunu o kabrin. nûr içinde yat uğurum, güzelim, canım benim…

 

 

yönettiğim en kötü oyunu açıklıyorum seyırcı!..

 

kırkbeş dakika, evet tam kırkbeş dakika kesintisiz sol elinin yüzük parmağının tırnağının etini âfiyetle mideye indirdi gençadam. tırnak yiyen nicesini gördüm ama böylesi ilkti. belki bu denli dikkâtli gözlemlemedim daha önce tırnak yiyen birini. ama yok sanmam, hem seyretmeye değer biri çıkmadı, hem de bi şekilde farkederdim.. 

denizotobüsüne vaktinden beş dakika önce bindim. hep böyle yaparım, bi sigara daha içmeliyim filân derim. ya batarsa..? bir sürü düşünce.. çocuklar için hazırlanmış canyeleklerine el koy! büyükler nasılsa kurtulurlar, hem ölseler ne olacak. ben el koymazsam eğer atlar bu salaklar hemen, üçer beşer kaparlar maazallah! hemen organize et gemidekileri. heeeey bağırmayın, sâkin olun, hepimiz kurtulacağız! çığlık atan kadınların suratına okkalı birer şamar! heh şööle, başka türlü susacağı yok bunların.                      deniz toplu taşıma araçlarına bindiğim her sefer düşünürüm bunları.. sanki sağlıklı bi şeymiş gibi, düşünürüm dedim di mi. derim abi. elimde değil n’apiim.. 

bindiğim şeyi denizotobüsü sanıyordum ya (yazarken bile devâm etmiş yanılgı); yok, devasa bir feribotmuş. geçen sene de denk gelmiştim buna. çok da hoşuma gitmişti. yanımda okuyacak bir şey yoktu. gidip bir kahve alayım, hem dinlenir, hem oyalanmış olurum dedim. yolculukların en hoş gelen tarafı; kendimi bir oyundaymış gibi hissetmemdir. üstelik oyunu ben yönetirim sanki.. birinin şapkası düşer sebepsiz, ne olduğunu anlayamaz etrâfa bakınıp suçlu arar,  çocuğun teki durduk yere ağlar, anne bi türlü susturamaz. adam şap diye yanındaki kadını öper, kadın utanır. gibi, gibi, gibi.. olanları uzaktan kumandayla yönetiyormuşum gibi eğlenirim. bu sefer karşıma, iyi giyimli, nedense iyi eğitimli olduğunu düşündüğüm, gençten bir adam oturdu. önümüzdeki masalar yemek yemek, bi’şeyler içmek için falan tasarlanmış, oldukça geniş ve rahat yâni. önce dizüstü bilgisayarını çıkardı masaya yerleştirdi. sonra çalıştırdı, sonra dikkâtle ekrana bakmaya başladı. olay da orda başladı zâten. ekrana bakarken, sol elin yüzük parmağının ucunun yavaşça ağıza doğru götürülüşüne tanık oldum. tanıklığım kırkbeş dakika sürdü. tabi sonrasını bilemiyorum, benim payıma düşen süre buydu.. böyle bir iştahla tırnak/tırnaketi yendiğine, daha doğrusu âyin düzenlendiğine daha önce tanık olmuşluğum yoktur. sizin de yoktur. valla yoktur ya! bak anlatıyorum seyırcı sabırlı ol. şimdi bu adam parmağı ağzına götürdü ya, sanırım bir süre ıslatıp yumuşatmak içindi. çünkü o parmak daha sonra özenle soyuldu soyuldu yendi. ekrana çakılmış gibi bakıyordu, arada sağ eliyle mousa tıklayıp duruyordu ama asıl işi parmaktı. zaman zaman mouse için kullandığı parmağı da yardım için kullanıyordu. dişiyle açtığını sandığım etleri, sağ elinin tırnaklarıyla koparıp koparıp ağzına atıyordu. evet, resmen lokma lokma tırnaketi yiyen bi adam hayâl edin. bi ara bana durduk yere bi gülme hissi geldi, kafamı çevirdim ve yan taraftaki sevimli çocuktan etkilenmiş gibi kıkır kıkır bi güzel güldüm.  aslında o his durduk yere gelmedi tabi. valla ne yalan söyleyeyim bu gençadamın bloglardan birinin yazarı olduğunu ve bi şekilde benim yazdıklarımı da okuduğunu/okuyacağını aklıma getirdim. tırnaketi merâsimi başladığında, o olayın blog yazısı olmasına karar vermiştim. daha sonra okuyunca kendini tanıyacağından o kadar emindim ki.. ama işin komik tarafı, adam benim farkıma varamamıştı. hırsından çatlayacak, iştahla tırnak yediği ve onu dikizleyen kişiyi farketmediği için kendine kızacaktı, biliyordum. hahahaha!.. tek tek, tâne tâne, kocaman lokmalarmışçasına ağıza atılan çiğneye çiğneye yenen tırnaketleri. bi ara midemin bulandığını hissettim. ama olayın ilginçliği bulantımı bastırdı. feribot iskeleye yanaştığında yeme işi devâm ediyordu. bir parmağının tırnaketini yemesi bu kadar sürüyorsa, bütün parmaklarına harcadığı mesâiyi düşündüm ve aklımı kaçıracak gibi oldum. içime fenâlık geldi. gidip o parmağı ağzından çekmek ve bi araba dayak atmak istedim çocuğa. buna hakkı yoktu. zâten ayda yılda bir yolculuk yapıyordum ve bu görüntülere katlanmak zorunda değildim. salak şey! oh olsun, yazdım işte. inşallah bi blog yazarı falansındır ve burayı okursun! iğ-reeenç-siiiin!!!

 

 

fiyakası mı olur senin koştuğunun yanında maratonun..

 

şöyle fiyakalı şeyler yazasım var ama lâf olsun diye yazamam ki.. var da, nasıl olacak o dediğim..? geçtiğimiz salı gününün akşamı boğazıma dikenli teller çekildi. beynimde ne kadar sıvı varsa, burnumdan geldi. gelmeye de devâm ediyor. ulan nerde/nasıl birikmiş bunlar?! sol gözüm kapandı kapanacak. ne hikmetse tek taraflı bi akıntı. en son burnum akalı kaç yıl oldu hatırlamıyorum bile, o kadar eski yâni. yok öyle grip aşısı falan olanlardan değilim ben. hattâ kulaklarım, ” antibiyotik alsana, şunu içsene, bunu yutsana” diyenlere tıkalı. hastalık hastası bi milletin nüfusuna kayıtlıyım ya; umurumda değil. istemem! ıhlamurdu, baldı, karabiberdi işimi görür benim. dünden beri bir de öksürük yapıştı yakama. uzun süre bırakacağa da benzemiyor. oh olsun bana! sigarayı iki pakete çıkarırsan olacağı buydu (kızım, verdin Metin Bey’in eline kozu! öğrenemedin mi huyunu?!)..

ne diyodum ben; heh, fiyakalı şeyler yazmak.. yâhu fiyaka dediğin nedir ki; adam yazar tuğla kalınlığında şeyler, lâkin, bıraktığı tat da tuğla gibidir (evet daha önce tuğlanın tadına baktım, başka bir çok şey gibi. niye şaşırdınız..? çimenin de tadına baktım ben, samanın da!). tatsız ,tuzsuz, yavan şeyler yazmaktansa, adımı bile yazmamayı tercih ederim. gerçi benim adım hiç de yavan değil ya! ahaha! :P

dün, akşam yemeğinden hemen sonra sızmışım. gözümü açtığımda sabaha karşı 03:30 falandı.. ayaklarım beni mutfağa doğru sürükledi. masanın üzerinde pırıl pırıl parlayan koca bir kâse caneriği ve kayısı vardı. tatlarının neye benzeyeceğini umursamayarak, bi taraftan atıştırarak salona doğru yola koyuldum ve televizyonu açtım; uykuma kalan yerden devâm etmek için. televizyonda ceviz kabuğu seyrediliyormuş demek en son, hemen o çıktı. nerdeyse bitmek üzereydi. deniz gezmiş’in ağabeyi bora gezmiş vardı. daldım gittim konuşulanlara. neresinden bakarsan bak; fiyakalı bir yaşamdı deniz gezmiş’inki.. biz şurda fiyakalı iki lâf edeceğiz diye didinelim. boş işler bunlar be güzelim! acıyorsam sana ne olayım çocuk; can baba’nın dediği gibi.. helâl olsun, helâl olsun!..

 

 

ben elmayı seviyorum diye, elma da beni sevmek zorunda mı..?

 

yazmaya iteklemek kendini ne zor mesele imiş. aylar var, aklımdan geçenleri duymamak için direneli. hem söylemek ne kolay, dilimin kemiğini aldıralı beri ..

âniden hapse tıktığım kelimeler, günışığından mahrum kalmış hayvanlara benziyorlar. açsam kapıyı, bir anda fırlayıp gidecekler ya da sinmiş bulacağım yalnızlıktan, kimsesizlikten. kimbilir, eski mecâlleri de yoktur artık. hattâ sıraya dizilme isteklerini de yitirmişlerdir. ne yapsalar haklılar vesselâm. ama ben en çok onları seviyorum. yanyana sıralamayı, şimdi olduğu gibi.. onlar olmasaydı eğer; boğulurdum düşüncelerimin arasında. düşüncelerim de onlardan ibâret değil mi en nihâyetinde. elmayı geçirirken aklımdan, harfleri diziyorum önce yanyana: e-l-m-a . elma oluyor yazınca.

peki ben kelimeleri seviyorken, yazdıklarım da, beni seviyor mu acaba..?

 

başa gelen çekilir mi? sabrın sonu melâmet mi.?

 

ben başbakana başbakanım demem, bağırsakları bozulunca.                                                                     

bu sözü az evvel uydurdum. zor olmadı.. hele de maraz, hepten, birinin diline vurunca. lâfı çok da uzatmayalım; zâten üstüne alınan olmaz. amelelik zor zanaat birâder. ancak ameli ağzına vurmuş olmaktan yeğdir kanımca, karârımca..

günümüz kutlu olsun! kokuşmuş düzen son bulsun! ve evet ayaklar baş olmasın; olunca ortalık batıyor.